PAYLAŞ

LinkedIn’in En Çok Konuşulan Sayfasının Perde Arkası

Şirketlerin çizdiği kusursuz tablolar ile çalışanların gerçek deneyimleri arasındaki o ince çizgide duran bir topluluk: 'Çalışanına Değer Veren Firmalar'.

17.04.2026 180

Kurucusu Recep Hilmi Tufan ile platformun doğuş hikâyesinden editoryal çizgisine, Türkiye’deki işveren markası algısından çalışanların değişen beklentilerine kadar iş dünyasının görünmeyenlerini masaya yatırdık.

LinkedIn ekosisteminin en etkili sayfalarından Çalışanına Değer Veren Firmalar bugün binlerce kişinin takip ettiği, şirketlerin iç dünyasına ışık tutan devasa bir topluluk. “Çalışanına Değer Veren Firmalar” fikri ilk kez nasıl doğdu?

Bu platformu kurarken seni harekete geçiren şey bir boşluğu doldurmak mıydı, yoksa çalışma hayatındaki görünmeyen gerçekleri görünür kılma ihtiyacı mı?

Lise yıllarımdan beri internet üzerinde içerik üretmeyi seviyorum. MSN Spaces, Azbuz gibi platformların olduğu 2000'lerin başından bu yana yazarlık yapıyorum; eski bir blogcuyum diyebilirim.

Çalışanına Değer Veren Firmalar özünde çok planlı bir çıkış değildi. Kendi LinkedIn hesabımdan #ÇalışanınaDeğerVerenFirmalar etiketiyle yaptığım bir paylaşım beklediğimden çok daha fazla ilgi görünce, insanların bu konulara ne kadar istekli olduğunu fark ettim. O noktadan sonra içerikleri düzenli bir yapıya taşımak istedim ve sayfa fikrini hayata geçirdim.

Bu alanda ciddi bir boşluk olduğunu düşünüyorum. Aynı zamanda çalışma hayatında konuşulmayan, üstü örtülen pek çok şey olduğunu görüyorum. Sayfa, işte bu görünmeyen tarafları görünür kılma ihtiyacıyla büyüdü. Bugün 4 yılı aşkın süredir aktifiz ve insanların hem bilgi aldığı hem de kendinden bir şeyler bulduğu bir noktaya geldik.

Bu kadar ilgi gören bir sayfanın merkezinde sence hangi ihtiyaç var?

Çalışanlar firmaların maaş artışlarını, yan haklarını, çalışma kültürünü ve çalışan deneyimini sence neden bu kadar yakından takip ediyor? 

Son dönemde sıkça duyulan "işveren markası" kavramı, bu ihtiyacı özetler nitelikte. Artık hem şirketler hem de çalışanlar, yan haklara sabit maaştan çok daha fazla önem veriyor.

Açıkçası, projeyi hayata geçirene kadar yan hak nedir tam bilmezdim. Paylaşım talepleri geldikçe "Ne şirketler varmış" diyerek içerikleri paylaştığım oldu. Dost sohbetlerinde ise bu sayfanın aslında kendi eksikliğimden doğduğunu, 15 yıllık iş hayatımda neredeyse hiç promosyon gibi bir yan hak görmediğimi şakayla karışık anlatırım.

Bugün çalışanlar da tıpkı benim gibi bir "aydınlanma" yaşıyor. "Demek ki böyle firmalar da varmış" deyip kendi şirketlerinin neden benzer hakları sunmadığını sorgulamaya başlıyorlar. Hatta paylaşımlarımı açıktan takip edenlerin dışında, LinkedIn'deki yöneticilerinden çekindiği için gizlice takip edenler de var.

Bir yandan görünürlük sağlıyor, bir yandan da beklentiyi yükseltiyorsun. Son 3–5 yılda çalışanların şirketlerden beklentisinde en büyük değişim ne oldu?

Bugün çalışanlar daha çok yüksek ücret mi, daha adil sistem mi, daha insani yönetim mi, yoksa daha şeffaf bir kültür mü arıyor? 

Son yıllardaki en büyük değişim, çalışanların artık sadece "çalışmak" istememesi. İnsanlar aldığı maaşa ek olarak nasıl bir hayat yaşadığını da sorguluyor.

Bu yüzden seçenekleri keskin çizgilerle ayırmak zor. Ama bir ağırlık sıralaması yapmam gerekirse, bugün çalışanların en çok aradığı şey adil bir sistem.

Yüksek ücret elbette önemli, bunu kimse inkâr etmiyor. Ancak insanlar artık sadece rakama bakmıyor; o rakamın nasıl belirlendiğine, adaletli olup olunmadığına, terfi süreçlerinin şeffaflığına bakıyor.

Bunun yanında insani yönetim de kritik başlık. Yöneticinin yaklaşımı, iletişim tarzı, çalışanı bir insan olarak görüp görmediği… Bunlar eskisine göre çok daha belirleyici.

Şeffaflık ise tüm bu yapının zemini. Şirket neyi, nasıl yaptığını açıkça anlatmadığında, diğer her şey otomatik olarak sorgulanmaya başlıyor.

Özetle, bugün çalışanlar tek bir şey istemiyor; daha dengeli, daha adil ve daha insan odaklı bir çalışma düzeni arıyor. Ve bu beklenti artık geçici bir trend değil, kalıcı bir dönüşüm.

Eminim her gün onlarca mesaj alıyorsun. Sana gelen bir bilginin gerçekten değerli ve güvenilir olup olmadığını nasıl ayırt ediyorsun?

İçeriğin paylaşılabilir olması için senin editoryal süzgecinden hangi kriterlerle geçmesi gerekiyor?

Evet, bazı dönemlerde gün içinde çok fazla mesaj alıyorum. Özellikle Kadınlar Günü, dini ve resmî bayramlar gibi şirketlerin daha görünür olduğu dönemlerde bu sayı ciddi şekilde artıyor.

Editöryal yaklaşımım aslında oldukça basit: Bana ulaşan ve içinde çalışanına değer veren somut bir davranış barındıran her içeriği tarafsız olarak paylaşmaya çalışıyorum.

Örneğin, sıcak bir yaz gününde çalışanlarına dondurma ikram eden bir şirket olur ve bu bir çalışan tarafından bana gönderilir. "Bu küçük bir şey" demeden paylaşırım. Çünkü burada önemli olan jestin büyüklüğü değil, o anki çalışan deneyimidir. Küçük jestler bile aidiyeti ve memnuniyeti etkileyebilir. Benim basit denklemim şu: 1 her zaman 0'dan büyüktür.

Elbette bazen "bunu da mı paylaşıyorsun" gibi yorumlar gelebiliyor. Ancak çalışan için anlamlı olan şeyleri küçümsemeyi doğru bulmuyorum.

Zaman zaman şöyle durumlar da oluyor: Bir firmayla ilgili olumlu paylaşım yaptıktan sonra, o şirketle farklı deneyimler yaşayan kişilerden de mesajlar alıyorum. Burada şunun altını çizmek isterim: Çalışanı olmadığım için tüm operasyonu görmem mümkün değil. Ben sadece bana ulaşan deneyimi paylaşıyorum. Farklı bir deneyim varsa, en doğru yer o paylaşımın altında takipçiler tarafından dile getirilmesidir.

Çünkü çok net bir gerçek var: Hiçbir şirket herkesi yüzde 100 memnun edemez. Bu insan ilişkilerinde de böyle, iş hayatında da.

Bu yüzden paylaşımlarım bir şirketin "genel değerlendirmesi" değil, belirli bir çalışan deneyiminin görünür hale gelmesidir. Bunu böyle okumak gerektiğini düşünüyorum.

“Bu bilgi doğru olabilir ama bunu yayımlamak doğru olmaz” dediğin oldu mu?

Bir içeriği paylaşmama kararını sana aldıran etik sınırlar neler? 

Evet, böyle düşündüğüm durumlar oluyor. Ancak bu karar genellikle "doğru mu yanlış mı" ikileminden ziyade, içeriğin bu sayfanın ruhuna uygun olup olmadığıyla ilgili.

"Çalışanına Değer Veren Firmalar" sayfasının amacı, pozitif çalışan deneyimlerini görünür kılarak farkındalık yaratmak. Bu yüzden her içeriği "iyi niyetli" bularak paylaşmaya çalışsam da, bazıları bu çerçevenin dışında kalabiliyor.

Örneğin, çok genel bir kurumsal metin ya da tamamen reklam dili taşıyan, çalışan deneyiminden uzak içerikleri paylaşmamayı tercih ediyorum. Burada belirleyici olan şey: İçeriğin gerçekten bir çalışan deneyiminin yansıması olması.

Ayrıca, içeriğin samimi bir çalışan hikâyesi mi anlattığı, yoksa sadece "iyi görünmek için hazırlanmış bir mesaj" mı olduğu da benim için kritik bir ayrım.

Etik bir sınırdan çok, "gerçek deneyim mi, yoksa sadece pazarlama odaklı bir metin mi?" ayrımı üzerinden ilerliyorum. Sayfanın doğasını korumak için bu dengeyi gözetmek şart.

Toparlayacak olursam: "Reklam" kokan paylaşımları ücretli tanıtım olarak değerlendirmeye açığım. Bunun dışında hiçbir paylaşım için herhangi bir ücret talep etmiyorum.

Bu topluluğu yönetirken seni en çok zorlayan şey ne oldu?

Yanlış anlaşılmak, baskı görmek, içerik doğrulamak, dengeyi korumak ya da süreklilik sağlamak… en kritik mücadele hangisiydi? 

Sayfayı ilk açtığımda kendimi gizleyerek ilerledim. Hâlâ tam zamanlı bir firmada satış alanında çalışıyorum ve o yıllarda da yanlış anlaşılmaktan çekiniyordum. Zamanla hem süreç hem de ben netleştikçe bu endişelerim azaldı. Şu an çalıştığım firma da çalışmalarımdan haberdar, hatta patronum bazen espri yaparak "Senin sayfanın adı 'Patronuna Değer Veren Çalışanlar' mıydı diye takılır.

Beni en çok zorlayan şey aslında zaman yönetimi ve süreklilik sağlamak oldu. Yoğun dönemlerde, özellikle paylaşım taleplerinin arttığı zamanlarda içerikleri seçmek, düzenlemek ve hazırlamak ciddi zaman alıyor; bazen gece geç saatlere sarkıyor.

Ama bundan şikayetçi değilim. Bu işi severek yapıyorum ve bu da zorlukları keyfe dönüştürüyor.

Reklam harcaması yapmadan güçlü ve organik bir topluluk inşa ettin.

Bugün içerik üreticilerine ve yeni nesil yayıncılara “bunu mutlaka yapın” ve “şunu asla yapmayın” dediğin şeyler neler? 

Açık konuşmam gerekirse, bu konuda kendimi bir "uzman" gibi konumlandırmayı doğru bulmuyorum. Benim yaptığım şey biraz içgüdüseldi: Niş bir alanı erken fark edip onun etrafında içerik üretmeye başladım. Hepsi bu.

Klasik önerilerdeki gibi haftada kaç içerik, hangi saatte paylaşım, hangi format daha iyi çalışır gibi konulara hiçbir zaman uymadım. Bu süreci tam zamanlı bir içerik planlamasıyla değil, işten arta kalan zamanlarda yürüttüm ve hâlâ da öyle devam ediyorum.

Yine de bir şey söylemem gerekirse:

Niş bir alan seçin ve o alanda sabırlı kalın. İnsanların çoğu hızlı sonuç beklediği için kopuyor. Kazananlar ise tam da bu noktada ayrılıyor.

Kendinizi altını dolduramayacağınız bir içerik takvimine hapsetmeyin. Her gün paylaşım yapmak zorunda değilsiniz; önemli olan sürdürülebilirlik ve samimiyettir.

Bunun bir adım ötesi ise videoya geçmek. İçerik tüketimi artık çok daha görsel ve hızlı hale geldi. Ben şu an kendimi kamera önünde rahat hissetmiyorum ama bu alanın gücünü görmezden gelmek de mümkün değil.

Sence işveren markası ve İK profesyonelleri bu sayfayı nasıl okumalı?

Bir tehdit olarak mı, yoksa şirketlere ücretsiz ve gerçek zamanlı geri bildirim sunan bir ayna olarak mı? 

Bence bu sayfa ne bir tehdit ne de bir denetim mekanizması olarak görülmeli. Daha çok, çalışan deneyimlerinin görünür hale geldiği bir alan olarak okunmalı.

İşveren markası ve İK profesyonelleri açısından en değerli tarafı şu: Sahada karşılığı olan, filtrelenmemiş küçük sinyalleri görebilmek. Çünkü şirket içi iletişimde her zaman tüm tabloyu görmek mümkün olmayabiliyor.

Bu açıdan bakıldığında, paylaşılan içerikler bir "ayna" gibi değerlendirilebilir. Ama bu ayna mutlak bir yargı değil; daha çok çalışanların nasıl hissettiğine dair kıymetli bir gösterge.

Benim bakış açıma göre bu sayfanın amacı, şirketleri "iyi" ya da "kötü" diye sınıflandırmak değil. Zaten tek bir deneyim ve paylaşım üzerinden böyle bir sonuca varmak doğru da olmaz.

Ancak İK ve işveren markası profesyonelleri için burada çok değerli bir şey var: Gerçek çalışan sesini daha yakından duymak. Bence en kıymetli kullanım alanı da tam olarak bu.

Senin gözünde bir şirketi gerçekten “çalışanına değer veren firma” yapan şey nedir?

Sadece maaş ve yan haklar mı, yoksa güven, adalet, yöneticilik kalitesi, gelişim fırsatı ve insani yaklaşım mı asıl farkı yaratıyor? 

Bence bir şirketi gerçekten "çalışanına değer veren firma" yapan şey, sadece maaş ya da yan haklar değil. Bunlar elbette önemli, ama tek başına belirleyici değil.

Asıl farkı yaratan şey, günlük çalışma hayatının nasıl yaşandığı. Yani bir çalışan o şirkette kendini adil bir sistemin içinde mi hissediyor, yöneticisiyle sağlıklı bir iletişim kurabiliyor mu, emeğinin karşılığını gerçekten alabiliyor mu…

Girişte de değindiğim güven ve adalet bence burada en temel iki unsur. Çünkü bu ikisi yoksa, diğer tüm yan haklar bir noktada etkisini kaybediyor.

Bunun yanında insani yaklaşım da kritik bir faktör. Küçük jestler, basit bir takdir kültürü, çalışanı sadece "iş gücü" olarak değil "insan" olarak görmek… Bunlar dışarıdan küçük görünse de içeride çok büyük fark yaratıyor.

Gelişim fırsatları da uzun vadede önemli bir ayrım noktası. İnsanlar artık sadece bugününe değil, yarına da bakıyor.

Benim gözümde "çalışanına değer veren firma" tanımı tek bir kriterle değil, bu kültürel bütünlükle oluşuyor.

Bugün bir CEO ya da İK lideri seni arayıp “Nereden başlamalıyız?” dese, ilk üç tavsiyen ne olurdu? 

Açık konuşmam gerekirse, kendimi bir "reçete yazan" pozisyonda konumlandırmam uygun olmaz. Ama sahada gözlemlediğimiz bazı temel şeyler var ve bir CEO ya da İK lideri sorsa, muhtemelen şuradan başlardım:

Şeffaflık ilk başlığımız olabilir. Çalışanlar artık sadece köpürtülmüş tabloları değil, gerçekleri de görmek istiyor. Süreçler, yan haklar, terfi yapısı aklınıza ne gelirse… Ne kadar netse güven o denli güçleniyor.

Farklı muamele, belirsiz karar süreçleri ya da açıklanmayan terfiler güveni hızlı zedeliyor. Bence çalışan deneyiminin omurgası adaletle kuruluyor.

Yöneticilik kalitesi de son başlığımız olabilir zira bir çalışan için şirket, çoğu zaman CEO'dan çok kendi yöneticisi olan iletişimi demek. Günlük deneyimi belirleyen şey de büyük stratejilerden ziyade o birebir ilişkidir.

Bunların üzerine gelişim fırsatları ve insani yaklaşım eklendiğinde, "çalışanına değer veren firma" algısı kendiliğinden oluşuyor.

Yine de en başa dönersem: Başlangıç noktası her zaman dinlemek olmalı. Çalışanın ne söylediğini gerçekten duymadan yapılan her iyileştirme eksik kalıyor.

Bu sayfaya gelen binlerce hikâye sana Türkiye’de çalışma hayatının en temel meselesi olarak neyi gösterdi?

Sence en büyük eksik ücret mi, güven mi, liyakat mi iletişim mi, yoksa saygı mı? 

Binlerce hikâyeye baktığımda şunu çok net gördüm: Aslında mesele tek bir başlık değil, ama hepsini birbirine bağlayan bir zemin var.

Ücret, iletişim, liyakat, saygı… Bunların hepsi ayrı ayrı çok önemli ama bence asıl kırılma noktası "güven" eksikliği.

Güven olmadığında ücret de yan hak da kariyer fırsatı da tam anlamıyla karşılık bulmuyor. Çalışan sürekli bir belirsizlik hissediyor.

Liyakat da bunun çok önemli bir parçası. İnsanlar emeklerinin karşılığını adil görmediklerinde sisteme inanmakta zorlanıyor.

İletişim ve saygı ise günlük deneyimi belirleyen taraf.

Türkiye'de çalışma hayatının en temel meselesi, tüm bu başlıkları etkileyen güven zemininin zayıflığı.

Bu platformu kurduğundan beri kişisel olarak sende ne değişti?

İnsanlara, yöneticilere ve iş hayatına bakışında en büyük dönüşüm ne oldu? 

Sohbetimizin başında da değindiğim gibi, bu maceraya atılmadan önce "yan hak" terimini bile çok detaylı bilen biri değildim. Süreç sayesinde, yan hakların sadece elle tutulur ibaret olmadığını; küçük jestlerin bile çalışan deneyiminde ne kadar büyük bir etkisi olduğunu çok net gördüm.

Kişisel olarak en büyük dönüşüm ise şu oldu: İş hayatına artık sadece kendi tecrübelerimden değil, binlerce farklı hikâyeden bakıyorum. Farklı sektörlerden, farklı departmanlardan, farklı şehirlerden insanlarla tanışmak bakış açımı ciddi şekilde genişletti.

Eskiden bir şirketi değerlendirirken aklıma ilk gelen şey maaş ve yan haklardı. Şimdi sorduğum ilk şey: "Orada bir çalışan kendini nasıl hissediyor?"

Davet edildiğim etkinlikler ve kurulan bağlantılar sayesinde hem gözlem alanım hem de iş hayatına dair perspektifim gelişti. Ama en önemlisi, her paylaşımın, her hikâyenin arkasında bir insan olduğunu hiçbir zaman unutmamayı öğrendim.

Çalışanına Değer Veren Firmaların geleceğini nasıl hayal ediyorsun?

Bunu bir medya markasına, araştırma platformuna ya da çalışan deneyimi açısından referans kabul edilen daha büyük bir yapıya dönüştürmek gibi hedeflerin var mı? 

Açıkçası başlarken böyle büyük bir hedef koyarak yola çıkmadım. Hâlâ da aynı noktadayım; motivasyonum gerçek çalışan deneyimlerini görünür kılmak.

Ama zaman içinde bu alanın çok daha büyük bir ihtiyaca temas ettiğini fark ettim. İnsanların sadece içerik değil, güvenilir deneyim anlatılarına da ihtiyacı var.

Bu süreçte sayfayı satın almak isteyenlerden mesajlar aldım. Ama sayfanın mevcut yapısının ve amacının korunmasını önemsediğim için çok ilerlemedim.

Bu yüzden "gelecekte ne olur?" sorusuna net bir unvan koymak yerine, doğal bir evrimden bahsetmeyi daha doğru buluyorum. Zamanla bir medya alanına da dönüşebilir, Great Place to Work gibi bir yapıya da evrilebilir.

Ama bunun bir ekip ve yatırımcı desteğiyle mümkün olduğunu biliyorum. Bu konuda melek yatırımcılarla fikir alışverişine açık olduğumu söyleyebilirim.

Benim için en önemli şey formdan ziyade özün korunması. Hangi yapıya dönüşürse dönüşsün, samimiyet ve gerçeklik çizgisi bozulmamalı.

Gülümseten bir kapanış sorusu ile toparlayalım istersen:

Bugüne kadar seni en çok şaşırtan, güldüren ya da “Bunu yapan bir firma gerçekten var mıymış?” dedirten çalışan deneyimi hikâyesi neydi? 

Yaşımız 40'a yaklaştı. Tüm çalışmaları hatırlamakta zorlansam da yakın zamanda paylaştığım ve beni gerçekten şaşırtan iki örnekten bahsedebilirim.

Alüminyum sektöründe faaliyet gösteren Türkiye'nin en büyük firmalarından birinin, çalışanlarının tüp bebek tedavilerini karşılaması dikkat çekiciydi. Üstelik bunu uzun yıllardır yapıyor olmaları ayrıca önemliydi.

Yurt dışında şubeleşen bir firmanın, ilk ayki kazancını çalışanlarıyla paylaşması ise hiç unutamadığım örneklerden bir diğeri.

Bir de "gülümseten" denince aklıma şimdi gelen küçük bir detayı paylaşmak isterim. Sayfanın daha fazla görünür olması için farklı mecralarda da içerik üretmeye çalışıyorum; Substack, Spotify gibi. Podcast başlıklarını bazen yapay zekâ ile oluşturuyorum ve hiç değiştirmeden kullanıyorum.

En çok ilgi gören başlıklar; "İstifayı Önleyen On Beş Kilo Et" ve "Sucukla Çalışan Sadakati Satın Alınabilir mi?" oldu.

Sanırım bu başlıklar, konulara biraz daha farklı ve hafif mizahi bir yerden bakmayı sevdiğimizi gösteriyor.

Son olarak hem işverenlere hem çalışanlara tek cümlelik ortak bir mesaj vermen gerekirse ne söylerdin?

Birbirinizi rakamlarla değil, insan olarak görmeyi unutmadığınız sürece, çalışma hayatı herkes için daha yaşanabilir olur.

Yazı hoşunuza gitti mi? LinkedIn'de paylaş!  

HR Insight Türkiye
HR Insight Türkiye
HR Insight Türkiye

İK ve iletişim dünyasının nabzını tutan HR Insight Türkiye olarak nitelikli verinin gücüne inanıyor, bu doğrultuda değer üretiyoruz.

Yorumlar

Bu makale için henüz yorum yapılmamış.

Gönderilen yorumlar moderasyon ekibi tarafından incelenir.

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yapabilir.

Lütfen hesabına giriş yap veya yeni üye ol.

ÖNCEKİ MAKALE
Eko Anksiyete: Gezegen Yoruluyor, Çalışanlar Kaygılanıyor
SONRAKİ MAKALE
İlanlar Azalıyor, Beklentiler Büyüyor: Kariyer Basamakları Değişiyor

İlginizi Çekebilir